• Samini Ne Demektir?

    Bu büyük veliler zincirinin her biri manevi olarak birbirlerine bağlıdırlar. Malum olduğu üzere Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa (S.A.V.) den sonra peygamber gelmeyecektir. Bununla beraber, Allah-u Tealanın veli kulları sayesinde İslamiyet kıymetini bilenler için asr-ı saadet gibi yaşanabilir.[...]

  • Silsile-i Aliyye Nedir?

    Silsile kelimesi, (Birbirine bağlı, birbiriyle ilgili şeylerin oluşturduğu dizi, sıra, halka) anlamına gelir. Mürşid-i kâmil yani âlim ve evliya olan zatlar, yetiştirdikleri ve artık başkalarını yetiştirebilecek hâle gelen talebelerine, halifelik ve icazet verirler.[...]

Râh'ı aşk'a girmek istersen eğer, Gel Habîbullâh'a eyle iktidâ...
Etmeyince ol Habîb'e iktidâ, Hâsıl olmaz sâlik'e Vasl-ı Hudâ.
Mürşîd-i kâmilden olma gel cüdâ Gel Habîbullâh'a eyle iktidâ...
Tut Şerîat Yolunu er Cennet'e, Bul Tarîkat Yolunu er kurbet'e
Bil Hakîkat Yolunu er vuslat'e, Gel Habîbullâh'a eyle iktidâ...

15 Mayıs 2016 Pazar

Yakînlerimizin Muazzeb Olması, Bizi de Muazzeb Eder

Şeyh Efendimiz Hz.leri birgün: "Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur.  Onlar mahzun da olacak değillerdir"Yunûs,10/62 âyet-i kerîmesini okuyarak: “Hâfız, şimdi senin sevdiklerinden veyâ akrabâ-i taallukâtından birine bir rahatsızlık gelse, sen mahzûn olur musun, olmaz mısın?” diye sordu. Ben de: “Efendim, tabiî ki olurum” diye arzettim. “O halde, yarın C.Hakk bizim yakinlerimizi muazzeb ederse, tabiî biz de rahatsız oluruz" buyurdular ve sonra da: "İnşaallah C.Hakk ne onları muazzeb eder, ne de mahzûn eder. Etmez inşaallah" diye tebşîr ettiler. Her kâmil bu sözü söylemez. Bu Şeyh Efendimize mahsus bir kemâldir. Maşâallah...

14 Mayıs 2016 Cumartesi

İnsan, Merd-i Mânâ Olmalı, Merd-i Dâvâ Olmamalı

Mansur fâni olduktan (fenâfillaha erdikten) sonra Hakk onun lisânından “Ene’l-Hak“ demişken, C.Hakk buna da razı olmayarak Mansûr'un parçalanmasına muvâfakat etmiştir. Ya Haksız “ene“ diyenler ne olur bilmem? Bu sözümü vahdetçiler de işitsinler. Bâzı zevât “ene” dediklerinde C.Hakk’ın onlara; “Kulum sözünde sâdıksın, lâkin bu işi boş etmedin” diye emir buyurduğu mervîdir. Bunda çok mahzurlar varsa da, en büyük mahzuru Şerîate muhâlif bulunmasıdır. Mâhâza bu da sûrettedir. Yoksa, söz O’dur.

Bazı zevât bu mertebeyi geçtikten sonra “ente, ente”derler. Fakat sözle, ne “ene” doğrudur, ne “ente" doğrudur. Bu hâlin hakîkatini zevken anlamak, tatmak, yakinen ve aynen bilip bulmak lâzımdır. Mâhâzâ “ben" diyen kâmil değildir.


“İsteyen yârin, Hakla ider varın,
Balsa dildârın, saklar esrarın. ”


Kur'ân-ı Kerîm’de, Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hakkında: "De ki, ben ancak sizin gibi bir beşerim" (103) Kehf, 18/110. emr-i ilâhîsi gelmiştir. Daha biz nerede kalırız? İnsan merd-i mânâ olmalı, merd-i dâvâ olmamalı. Böyle söylüyorum, amma, hâşâ ve kellâ. ne Mansûr, ne de emsâli zevât merd-i dâvâ değildirler. Onların bu sözleri Hakk’tandır ve bir hikmete bağlıdır.




11 Aralık 2015 Cuma

Allah'ı Kullara, Kulları da Allah'a Sevdirmek Peygamberlik Vazîfesidir

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyururlarki: “Kişi sevdikleri ile birlikte haşrolunacaktır.”(C.Sağir, c.2, s.185)

               Vaktiyle bir pâdişah tebdil-i kıyâfet gezerken hoş halli bir gence tesâdüf eder. Bununla âhiret kardeşi olmak ister. O genç ise şu üç şart ile kendisiyle kardeş olabileceğini söyler: (1) Yemeyip bana yedirirsen, (2) Giymeyip bana giydirirsen,(3) Uyumayıp, ben uyurken bana nigehbân (gözetici) olursan… Bunları duyunca pâdişah: “Böyle şey olur mu?” der ve muvafakat etmez. Genç de: “Sen bilirsin. Bu şartlar yerine gelmedikçe seninle akd-i muhabbet edemeyiz. Zîra benim öyle bir dostum var ki, o yemez, bana yedirir; giymez, bana giydirir; uyursam nigehbânımdır. O da C.Hakk’dır” der. Bu cihetle buyrulmuştur ki: “Ehl-i Hakk hiç kimseye cihanda yâr olmadı. Karîn’e çün muvâfık yâr bulunmaz neylesin.”

               Şu halde bâtınen, yukardaki genç misâli ferdlerle ferd olup, üns-ü huzur-u Mevlâ ile bulunmak, zâhiren de halk ile beraber olmak büyüklüktür, kemâldir. Ve bu kemâl, o kâmil zâtın, görüşüp konuştuklarına da sirâyet eder. Bu da başka sûretle olmaz: Söyleyenin söylediği ile evvelâ kendisinin âmil olması ve sâniyen de, sözünü Hakk ile olarak ve Hakk için söylemesiyle olur. Ve illâ felâ…

               İmâm-ı Rabbânî Hz.leri Mektûbât’ında, ikinci bin yılın müceddidliğini, sünnet-i seniyyeye tebaiyyeti yüzünden ihraz (kazanma) ettiğini, ve bin yıl müceddidliğinin, yüz yıl müceddidliği gibi olmayacağını müftehiren beyân buyurur. Ve buyurmuşlar ki: “Bin yıl evvelki müceddid de Ahmed (İmâm-ı Rabbânî Hz.lerinin ismi) oldu.”(rh.)

               Bu da malûmdur ki, Allah’ı kullara, kulları da Allah’a sevdirmek peygamberlik vâzifesidir. Bunun aksi de şeytanın vazîfesidir.

               Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hz.İsâ’dan naklen emir buyururlar ki: “Bir âdem öğrenir ve öğrendiği vehile amel eder ve bunu başkalarına ta’lîm ederse ona semâvâtda “Azîm” diye tesmiye ederler ve onun ismi Melekût ve Semâvâtda “Azîm” diye yazılır.” Bu emr-i âlî (s.a.v.) Efendimiz tarafından nakledildiğinden dolayı bize Hadîs-i şerif olmuştur.

Hedefi Mevlâ ve Niyeti Hâlis Olan Murâda Erer

Vaktiyle zâtın birisinin hânesine îtibarlı ve sayılan kimselerden bâzıları misâfir gelir. Misafirlere ikram için o zât, kölesine dört dirhem vererek, çarşıdan bazı şeyler almak üzere gönderir. Köle bir câminin önünden geçerken, içeride vaz’eden birinin sesini duyar ve onu dinlemek üzere câmiye girer. O sırada cemâatten fakîr birisi ayağa kalkarak, cemâatten dört dirhem talepte bulunur. Vâiz de: “Kim bu kimseye istediği dört dirhemi verirse ben ona dört duâda bulunacağım” der. Bunun üzerine köle elindeki dört dirhemi hemen o kimseye verir. Vâiz köleye, duâları hangi mevzuda istediğini sorar. Köle: “Kendinin kölelikten âzâd olması, efendisinin düşkün olduğu sefâhattan halâs ve salâhı, sâlisen, îfâ-yı ubûdiyyet için vüs’at-ı mâişeti ve refah hâli, râbian da kendisinin, efendisinin, vâiz efendinin ve hazır olan cemâatin af ve mağfiret olması için duâda bulunmasını” vaizden taleb eder. Vâiz de duâ eder. Köle eli boş olarak eve ve efendisine döner. Efendi kölenin ne için geç kaldığını sorar. Köle de olanı olduğu gibi anlatır. Bunun üzerine efendi köleyi hemen âzâd ederİ kendisi de tevbe ve istiğfarda bulunarak salâh-ı hâle döner. Köleye de bi hayli dünyalık verdikten sonra: “Duânın dördüncü kısmının elinden gelmeyeceğini” söyler. O gece bu zât C.Hakk’ı rüyâsında görür. C.Hakk ona hitaben: “Sen elinden geleni yaptın, esirgemedin. Ben ise Cevâd(çok ihsan sâhibi) ve Kerîm ve Rabbü’l-âlemin’im. Ben de hem seni, hem köleyi, hem de o vâizle o cemâati toptan afvü mağfiret ettim” buyurur.

           Bu kıssada hisseler vardır; Evvelen; o vâiz gibi sözüne sâhib olmak gerekir… Sâniyyen; sıdk ve ihlâsla infakda bulunmak…sâlisen; mal’ın efendisine ait olduğunun unutulmaması… Rabian; kendi nefsimiz için istediğimiz hayır duâyı umuma teşmîl etmek… Hâmisen; Emr’i dinde tâ’lîm ve teallümü îkaz edici mev’izenin faydalarını unutmamak lâzımdır. Elhasıl bir mü’minin hedefi Mevlâ olursa onun niyyet ve kas-ü himmeti onu Mevlâsına vâsıl kılar, hattâ belki de o anda vasıldır, bilinmez…

15 Şubat 2015 Pazar

Kulun Allah'a Kurbet ve Vuslatı, Ancak Ondan Ğayrisini Terketmekle Mümkindir

Bu Hacı Şeyh'in pek acâib işleri vardır. Dün bana soruyor ki: "Beni meclisinizde hiç konuştunuz mu?" Ben de: "Evet, konuştuk" diye cevablandırdım. Ve: "Seni konuştuğumuzu nereden bildin?" diye sordum. Cevâben: "Dün uyumuştum, rüyâda baktım ki beni şöyle sağ tarafınıza almışsınız. Uyandım, bundan beni anmış olabileceğinizi anladım."
Tuhaf değil mi? Pek garibime gitti. Acâib, mü'min kısmı böyle müteyakkız, mütebassır (basiretli) oluyor. Bu âdem demek istiyor ki: "Büyükler bizi anarsa kemâlimiz artır. Yoksa bizim kendi kendimize birşey olacağımız yoktur."
Hâşâ ve kellâ gerçi biz öyle büyük felân değiliz. Ama, bu âdemin şu fikri de haddizâtında doğrudur. Geçende de anlatıyordu: "Rüyâda gökten bir zencir uzanmış olduğunu gördüm. Ve ilân ediyorlardı ki: "Her kim Allah'a gitmek istiyorsa gelsin bu zencire yapışsın, doğruca Allah'a gider." Bunun üzerine herkes o tarafa doğru koşuyor ve istî'cal ediyordu. Fakat o zenciri giderek tutan hiç yoktu, herbiri bir tarafa savuşuyordu. Ben kendimi yokladım, dikkat ettim, kalbimde o anda Cenab-ı Hak'tan gayri bir emel ve matlûbum yok. Kendi kendime dedim ki inşâallah ben o zencire giderim... Böyle dedim ve gittim. Biraz evvel de söylediğim gibi öyle kendi kendime müteveccih bulunuyor ve Allah Allah diyordum. Baktım ki yükselmeye başladım. Yükseldikçe yükseldim. O sırada evvelce vefat etmiş olan oğlum hatırıma geldi, burnumun ucu sızladı. Derhal sukûta (düşmeye) başladım. Bundan anladım ki Tarîk-i Hak'da Cenâb-ı Allah'a gitmek ve yükselmek isteyen ancak O'nun gayrisini terketmekle ve hiçbirşeye gönül vermemekle bunda muvaffak olabilir."
Elhasıl, böyle tuhaf tuhaf şeyler nakleder bizim Hacı Şeyh. Demek ki Cenab-ı Hak bu âdeme de kendi işini bu ve buna benzer şekilde anlatıyor. (Hacı Şeyh Harput'ta ihtiyar bir zât idi.)

7 Ocak 2015 Çarşamba

Her İşimizde Allah'a, Allah için Yönelmek Ancak Bizi Yüceltir

Pîr-i Çengî hikâyesi mâlumdur. Evvelce de belki söylemişimdir. Mesnevî Şerîf'de ise mufassalan yazılmıştır: Bir Çengî ihtiyarlıyor, hiç kimse kendisine artık çeng çaldırmıyor. Maîşetini tedârik edemiyerek bu sebeble maddî sıkıntıya düşüyor.
Birgün kabristana giderek: "Yarabbî, artık beni kimse dinlemiyor. Bundan sonra artık senin için çalıp, söyleceğim" diyor ve çengini çalmaya başlıyor. Biraz çaldıktan sonra sazını başının altına koyarak yatıyor ve uyuyor. O sırada Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz halîfe imişler. Hz. Ömer'e de o esnâda bir uyku ârız oluyor. Her ne kadar uyumamaya çalışır ise de uyku galebe ediyor, çâresiz kalıb uyuyor. Rüyâsında Cenâb-ı Hak ferman buyuruyor ki: "Felân kabristanda benim bir dostum vardır, onun yanına git ve benden ona selâm söyle, sözünden ve sazından memnunum. Kendisine 700 lira ver, sazına tel alsın ve her müracaat ettikçe de istediği kadar kendisine para ver."
Hz. Ömer uyanınca derhal beytülmâl'den o kadar para alarak kabristana gidiyor. Bakıyor ki orada bir ihtiyar çengî baş altına sazını almış uyuyor. Evvelâ Cenab-ı Hakk'ın haber verdiği kimsenin bu olabileceğine ihtimal vermiyor ve kabristanın her tarafını dolanarak armaya devam ediyorsa da mezkûr ihtiyar çengî'den gayri kimseyi bulamıyor. Çâresiz ihtiyar Çengî'nin yanına gelerek onun uyanmasını bekliyor. Bir müddet sonra ihtiyar çalgıcı uyanıyor ve başucunda Hz. Halîfeyi görünce korkuyor ve ne yapacağını şaşırıyor. Hz. Ömer: "Aman korkma, otur, otur seninle konuşalım" diyor ve kendisini tatyîb'den (gönlünü hoş etme) sonra: "Cenab-ı Hak sana selâm etti, sazından memnun olmuş, ve sana da 700 lira da para gönderdi ki sazına tel parası edesin. Ve senin ihtiyacın oldukça gel, istediğin kadar da para vereyim" diye söylüyor.
Pîr-i Çengî: "Cenab-ı Hak beni bu hâlimle mi beni kendisine dost kabul ediyor? Ben ne utanmaz bir âdemim" diyerek sazını taşa vurup kırıyor ve "Cenab-ı Hak acaba beni af buyuracak mı?" diye ağlamaya ve sızlanmaya başlıyor.
Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz: "Sen geçmişi bırak, geleceği de düşünme, şimdi yalnız O'nunla olmaya bak" diye emir ve irşâd buyuruyor. Ve olacak da oluyor.
Menevî Şerîf'in buyurduğu gibi: Muallim Hz. Ömer'di, iş elbette bu neticeyi verir. Hem dikkat ediniz: Pîr-i Çengî'nin çengî çalması ne Ahiret için ve ne de Hak içindi. Ancak esbâb-ı maîşetini te'min içindi. Velev böyle de olsa, bu kadarcık olsun Cenab-ı Hakka yönelişin yüzünden Erhamerrâhimîn olan Hz. Allah (c.c.) yine Allah (c.c.) için teveccüh ederse o âdemin Ind-i İlahîdeki kadr-ü kıymeti ne olmaz?!. Mâhâza işin içinde Hz. Ömer (r.a.) Efendimiz olmasa idi Pîr-i Çengîde vukûbulan değişme ve terakkînin bu derece olması belki de mümkîn olmazdı, bu ciheti de unutmayınız.
Sırr-ı Sakatî Hz.'leri de birgün bir mahalle giderken, sarhoş olarak sokakta düşmüş ve içinden de: "Allah Allah" diyen birisine tesadüf etmiş. Canı acımış, biraz su getirmiş ve: "Yarabbi lâyık mıdır ki böyle fenâ bir ağızla bu âdem senin İsm-i Celâlini söyleye?" Bâri şu zavallının ağzını yıkayım diyerek bu âdemin ağzını yıkadıktan sonra yoluna devam etmiş. O sarhoş biraz sonra ayıralarak, etrafındakilere: "Bana ne oldu?" diye sormuş. Etrafındakiler de: "Sırr-ı Sakatî Hz.leri senin ağzını yıkadı" demişler. Bunu işitir işitmez, kendi kendisine hitâben: "Ey nefs, sende hiç mi hayâ eseri yok? Bu ne sefâhattır ki sen onu ihtiyar etmişsin ve beni böyle ağzımı yıkattırdın? Artık tevbe olsun ki böyle şeyler yapmayayım" der ve giderek abdest alır ve bir câmiye girerek ibâdet ve tâat etmeye başlar.
O gece Sırr-ı Sakatî Hz.lerinin rüyâsında Cenab-ı Hak kendisine ferman buyurur ki: "Sen o âdemin benim için ağzını yıkadın, Ben de senin için onun kalbini yıkadım". Sırr-ı Sakatî Hz.leri uyanır ve sabahleyin o âdemi sorar. Derler ki: "Felan câmiye kapanmış, ibâdet ve tâatle meşguldür." Elhasıl yanına gider, hâl ve hatırını sorar. O da: "Hâlim hoş oldı, sen benim ağzımı yıkadın, Cenab-ı Hak'da kabimi yıkadı" diye söyler. Sırr-ı Sakatî Hz.leri: "Ne biliyorsun öyle olduğunu sana kim söyledi?" diye sorunca, cevâben: "Bunu sana söyleyen bana da söyledi" diye arzeder.
Fesübhânallah elin sarhoşları böyle ayılıyor, bizim sarhoşlar ise gittikçe sarhoşluklarını artırıyorlar. Fakat şu kadar var ki, onun ağzını yıkayan Sırr-ı Sakatî'dir. Bu cihetle de birşey demeye pek hakkımız kalmıyor. Meğer Cenab-ı Hak lütuf ve ihsan buyursun... Âmin

17 Aralık 2014 Çarşamba

Kutbu'r-Rabbânî ve heykelü'n-Nûrânî câmiu'l-ulûmi ve'l-Meânî es-Seyyid, eş-Şeyh Hâce Mahmûdü's-Sâminî el-Pâlûvî el-Hüseynî (kaddesallâhü sirrahü'l âlî) Efendimiz Hazretlerinin vefâtına dâir Mersiyye'dir.

Kutb-ü Âlem, Şeyh-i efhâm, Hâce-î Kevnû Mekan,
Yakmadâ hicr'in bizî ey Mürşid-i İns île can.
Firkatînê sabr mümkin mî eyâ Gavs-î zamân
Hicr'ine canlar dayanmaz, yandı cânım el'aman,
El'aman Yâ Seyyidî, yakdî firâkın el'aman
Rihlet îdûb Âlem-î Lâhûtu kıldın âşiyan.
"Küllü şey'in hâlikün" dêdi çün Rabb-î Müsteân,
Emrine ferman'ber ôlub gitti ô Kutb-û Cihan
Bu firâk'â ağladî hep ârifân û âşıkan
Ağlayâlım, yânalım derdi île biz dê sâlikân
El'aman Yâ Seyyidî, yakdî firâkın el'aman,
Rihlet îdüb Âlem-î Lâhûtu kıldın âşiyan.
"İrciî" emrin işittî pîrimiz kıldî sefer,
Böyledir pâzâr-ı Âlem; her gelen elbet gider.
Maksad-î sıdk'â erîşüb eyledî Me'vâ mekarr
Yok bu derdin çâresi yânıb gidem ben dê meğer,
El'aman Yâ Seyyidî, yakdî firâkın el'aman
Rihlet îdüb Âlem-î Lâhût'u kıldın âşiyan.