11 Aralık 2015 Cuma

Allah'ı Kullara, Kulları da Allah'a Sevdirmek Peygamberlik Vazîfesidir

Peygamber Efendimiz bir hadîs-i şerîflerinde buyururlarki: “Kişi sevdikleri ile birlikte haşrolunacaktır.”(C.Sağir, c.2, s.185)

               Vaktiyle bir pâdişah tebdil-i kıyâfet gezerken hoş halli bir gence tesâdüf eder. Bununla âhiret kardeşi olmak ister. O genç ise şu üç şart ile kendisiyle kardeş olabileceğini söyler: (1) Yemeyip bana yedirirsen, (2) Giymeyip bana giydirirsen,(3) Uyumayıp, ben uyurken bana nigehbân (gözetici) olursan… Bunları duyunca pâdişah: “Böyle şey olur mu?” der ve muvafakat etmez. Genç de: “Sen bilirsin. Bu şartlar yerine gelmedikçe seninle akd-i muhabbet edemeyiz. Zîra benim öyle bir dostum var ki, o yemez, bana yedirir; giymez, bana giydirir; uyursam nigehbânımdır. O da C.Hakk’dır” der. Bu cihetle buyrulmuştur ki: “Ehl-i Hakk hiç kimseye cihanda yâr olmadı. Karîn’e çün muvâfık yâr bulunmaz neylesin.”

               Şu halde bâtınen, yukardaki genç misâli ferdlerle ferd olup, üns-ü huzur-u Mevlâ ile bulunmak, zâhiren de halk ile beraber olmak büyüklüktür, kemâldir. Ve bu kemâl, o kâmil zâtın, görüşüp konuştuklarına da sirâyet eder. Bu da başka sûretle olmaz: Söyleyenin söylediği ile evvelâ kendisinin âmil olması ve sâniyen de, sözünü Hakk ile olarak ve Hakk için söylemesiyle olur. Ve illâ felâ…

               İmâm-ı Rabbânî Hz.leri Mektûbât’ında, ikinci bin yılın müceddidliğini, sünnet-i seniyyeye tebaiyyeti yüzünden ihraz (kazanma) ettiğini, ve bin yıl müceddidliğinin, yüz yıl müceddidliği gibi olmayacağını müftehiren beyân buyurur. Ve buyurmuşlar ki: “Bin yıl evvelki müceddid de Ahmed (İmâm-ı Rabbânî Hz.lerinin ismi) oldu.”(rh.)

               Bu da malûmdur ki, Allah’ı kullara, kulları da Allah’a sevdirmek peygamberlik vâzifesidir. Bunun aksi de şeytanın vazîfesidir.

               Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimiz Hz.İsâ’dan naklen emir buyururlar ki: “Bir âdem öğrenir ve öğrendiği vehile amel eder ve bunu başkalarına ta’lîm ederse ona semâvâtda “Azîm” diye tesmiye ederler ve onun ismi Melekût ve Semâvâtda “Azîm” diye yazılır.” Bu emr-i âlî (s.a.v.) Efendimiz tarafından nakledildiğinden dolayı bize Hadîs-i şerif olmuştur.

Hedefi Mevlâ ve Niyeti Hâlis Olan Murâda Erer

Vaktiyle zâtın birisinin hânesine îtibarlı ve sayılan kimselerden bâzıları misâfir gelir. Misafirlere ikram için o zât, kölesine dört dirhem vererek, çarşıdan bazı şeyler almak üzere gönderir. Köle bir câminin önünden geçerken, içeride vaz’eden birinin sesini duyar ve onu dinlemek üzere câmiye girer. O sırada cemâatten fakîr birisi ayağa kalkarak, cemâatten dört dirhem talepte bulunur. Vâiz de: “Kim bu kimseye istediği dört dirhemi verirse ben ona dört duâda bulunacağım” der. Bunun üzerine köle elindeki dört dirhemi hemen o kimseye verir. Vâiz köleye, duâları hangi mevzuda istediğini sorar. Köle: “Kendinin kölelikten âzâd olması, efendisinin düşkün olduğu sefâhattan halâs ve salâhı, sâlisen, îfâ-yı ubûdiyyet için vüs’at-ı mâişeti ve refah hâli, râbian da kendisinin, efendisinin, vâiz efendinin ve hazır olan cemâatin af ve mağfiret olması için duâda bulunmasını” vaizden taleb eder. Vâiz de duâ eder. Köle eli boş olarak eve ve efendisine döner. Efendi kölenin ne için geç kaldığını sorar. Köle de olanı olduğu gibi anlatır. Bunun üzerine efendi köleyi hemen âzâd ederİ kendisi de tevbe ve istiğfarda bulunarak salâh-ı hâle döner. Köleye de bi hayli dünyalık verdikten sonra: “Duânın dördüncü kısmının elinden gelmeyeceğini” söyler. O gece bu zât C.Hakk’ı rüyâsında görür. C.Hakk ona hitaben: “Sen elinden geleni yaptın, esirgemedin. Ben ise Cevâd(çok ihsan sâhibi) ve Kerîm ve Rabbü’l-âlemin’im. Ben de hem seni, hem köleyi, hem de o vâizle o cemâati toptan afvü mağfiret ettim” buyurur.

           Bu kıssada hisseler vardır; Evvelen; o vâiz gibi sözüne sâhib olmak gerekir… Sâniyyen; sıdk ve ihlâsla infakda bulunmak…sâlisen; mal’ın efendisine ait olduğunun unutulmaması… Rabian; kendi nefsimiz için istediğimiz hayır duâyı umuma teşmîl etmek… Hâmisen; Emr’i dinde tâ’lîm ve teallümü îkaz edici mev’izenin faydalarını unutmamak lâzımdır. Elhasıl bir mü’minin hedefi Mevlâ olursa onun niyyet ve kas-ü himmeti onu Mevlâsına vâsıl kılar, hattâ belki de o anda vasıldır, bilinmez…